Blog

114 Hareketi Blog

  • Ana Sayfa
    Ana Sayfa Sitedeki tüm blog iletilerine buradan bakabilirsiniz.
  • Kategoriler
    Kategoriler Bu blogda kullanılan kategorilerin listesini görüntüler.
  • Etiketler
    Etiketler Blog içinde kullanılmış etiketleri görüntüler.
  • Blog Yazarları
    Blog Yazarları Sitede beğendiğiniz blog yazarlarını arayın.
  • Takım Blogları
    Takım Blogları Beğendiğiniz takım bloglarını buradan arayın.
  • Oturum Aç
    Oturum Açın Oturum açma formu
Gönderilme: yazar: zaman: Makaleler içinde
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • Tıklanma: 4093
  • 2 Yorum
  • Yazdır

"Allah'a ve Elçisine" Uymak?

"Allah'a ve Elçisine" Uymak?

Resul sözcüğünün Türkçede en yakın karşılığı elçidir. Elçi kavramı, asıl kişiliği temsil etsin diye geçici veya kalıcı olarak gönderilen kişiyi tanımlar. Nebi sözcüğü kısaca haber getiren veya haberi kalabalığa yüksek sesle duyuran anlamındadır. En yakın Türkçe karşılığı ulaktır. Türkçede ayrıca Tanrı ulağı, Tanrı elçisi anlamlarına gelen bir de yalvaç sözcüğü vardır. Yalvarmak ile aynı kökten gelir. Artık kullanılmadığı ve ilahiyatçılar iyi Türkçe bilmedikleri için nebi sözcüğüne karşılık olarak önerilmez. Kuran’da resul ve nebi sözcüklerinin kullanımı arasındaki ayrım o denli açıktır ki, keşfetmek için bu sözcüklerin anlamını bilmek bile gerekmez. Bu ayrım bu yazının konusu değil, ancak Allah’a ve elçisine uyma konusunu açıklığa kavuşturmadan önce buna çok kısaca değinmeliyim.

 

 

Kuran’da sözcükler rastgele kullanılmamıştır. Ulak (nebi) bugün yeryüzünde olmadığı için ulağa itaat olanağımız yoktur. Kaldı ki Kuran hiçbir ayette nebiye itaat sözünü kullanmamıştır. Ulağa yalnızca elçilik (resullük) görevi gerekçesiyle, yani Kuran ayetleri kapsamında itaat zorunludur. Sözgelimi politik kişiliğine itaat zorunlu değildir. Yalnızca uygun ve doğru bulunan (maruf) işlerde uyma zorunluluğu vardır:

 

Ey Peygamber! [Ey ulak! –Ey elçi değil!] İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, … iyilik ve güzelliği belirlenmiş bir işte sana isyan etmemeleri hususunda seninle beyatleşmek [sözleşmek] isterlerse, onlarla beyatleş [sözleş] ve onlar için Allah'tan af dile! Mümtehine 60:12 (YNÖ çevirisi, köşeli parantezler benim)

 

Bir işin iyilik ve güzelliği belirlenmiş (maruf, örfe uygun olan) olup olmadığına insanlar karar verecektir. Çünkü örf kültürün bir öğesidir, zamana ve yere göre değişkendir. Toplum kuralları zamana, yere, coğrafya, iklim, geçim, ekoloji, ekonomi gibi koşullara göre değişkenlik gösterir. Allah insanların aklına güvenmektedir. Kuran iyinin ve kötünün tanımını yapmaz, neyin iyi neyin kötü olduğunu tek tek sıralamaz çünkü her insanın vicdanı bunları zaten bilir. Kuran pek çok ayette örfü izleme buyruğuyla bunları meşru kılmıştır. İşte bu yüzden ulağın içtihatları ancak örfe göredir, Kuran gibi evrensel değildir. Bu VII. yy Arabistan’ının örfüdür. XXI. yy Türkiye’sinin örfü başkadır. Aynı olması düşünülemez.

 

Ulağa itaat görüldüğü gibi koşula bağlanmıştır. Çünkü ulak (Muhammed) insandır, hata yapar. Ulak bin dört yüz yıl önce ölmüştür. Artık ona danışılamaz, konuşmadığı için itaat de edilemez. Elçi ise yaşıyor. Elçi, elimizde tuttuğumuz Kitap’tır. Ona itaat zorunlu ve koşulsuzdur. Bu apaçık ayrımı keşfetmek için bir sözcük dizininden bütün resul ve nebi sözcüklerinin geçtiği bölümleri dikkatle inceleyiniz. Şimdi Allah’a ve elçisine itaat konusuna gelelim.

 

Allah ve elçisine itaat, Allah’ın elçisi üzerinden ilettiği sözüne itaat demektir. 9:1-3 ayetlerindeki “Bu, Allah ve elçisinden… bir ültimatomdur” ifadesi bunu doğrular. Allah ve Elçi bu ültimatomu beraberce hazırlamış veya Allah Elçi’ye danışmış değildir (bkz. 12:40, 18:26, 21:27). Aynı şekilde 33:36 ayeti de Allah ve elçisinin ortaklaşa hüküm verdikleri anlamına gelmez:

 

Allah ve resulü bir işte hüküm verdiklerinde, inanmış bir erkekle inanmış bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Allah'a ve resulüne isyan eden, açık bir sapıklığa batıp gitmiş demektir. Ahzab 33:36

 

Gün olur, yüzleri ateşin içinde evrilip çevrilir de şöyle derler: “Vay başımıza! Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke resule itaat etseydik.” Ahzab 33:66

 

Benzer biçimde aşağıdaki ayet de Allah’ın ve elçisinin önüne ayrı ayrı geçmekten söz etmez:

 

Ey iman edenler! Allah’ın ve resulünün önüne geçmeyin! Allah’tan korkun! Allah gerçekten çok iyi duyan ve gereğince bilendir. Hucurat 49:1

 

“Allah’tan ve elçisinden korkun” denmemiştir. Bu ayetlerde iki ayrı özneye itaatten söz edilmez. Elçiye itaatin ne olduğu çok açıktır:

 

Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Nisa 4:80

 

Bunların yanında 24:48 ve 4:12-13’ü inceleyiniz. Enfal Suresi’nde Allah ve elçisinin ayrı otoriteler olmadığı iyice belirginleşir:

 

Sana harp ganimetlerini sorarlar. De ki: “Onlar Allah ve Resul içindir. O halde Allah'tan korkun ve aranızda barış ve esenliği kurun. Ve eğer müminler iseniz Allah'a ve onun Resul’üne itaat edin!” Enfal 8:1

 

Ganimet/kazanç olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri Allah'a, resule, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. Enfal 8:41

 

Buna göre ganimetten Allah’a ayrı; elçisine ayrı; yakına, yetime, yoksula… ayrı pay ayrılacak değildir. Yoksulun ve yoksunun payı Allah’ın ve elçisinin payıdır. Allah’a bir pay ayrılıp da sunaklara konacak veya toprağa gömülecek değildir. Yine aynı surenin 20. ayetinin dilbilgisi Allah ve elçisinin tek bir otorite olduğunu gösterir:

 

Ey iman edenler! Allah'a ve resulüne itaat edin. İşitip durduğunuz halde ondan yüzünüzü çevirmeyin. Enfal 8:20

 

“Ondan (an hu) yüz çevirmeyin” denmiştir. Allah ve elçisi ayrı otoriteler olsaydı “onlardan yüz çevirmeyin” denirdi.

 

72:23 ayeti “Allah ve Elçisi”nin Allah ve mesajı olduğunu kanıtlar. 45:6 ayetinde “Allah’a ve onun ayetine inanmak” söz konusudur. Allah’a ve ayetlerine güvenmek ve boyun eğmek kuşkusuz ayrı şeyler değildir. 4:80 ayeti, sanıldığı gibi Elçi’ye ayrıca itaatten söz etmez. 48:9-10’da Elçi’ye (ulağa değil!) bağlılık bildirenler aslında Allah’a bağlılık bildirirler. Elçi’ye itaat eden Allah’a, Allah’a itaat eden Elçi’ye itaat etmiş olur. “Elçi’ye uyun” demek; “Sizi Allah yoluna çağıran Elçi’ye uymanızı buyuran Allah’a uyun” demektir.

 

Şöyle düşünelim: Peygamber bize geliyor ve “Elimde tuttuğum bu kitaba uy” diyor. Kitaba bakıyoruz, “Peygamber’e uy, Peygamber de bu kitabı izliyor” diyor. Buradan kitaba ayrı, Peygamber’e ayrı uymamız gerektiğini anlamayız. Çünkü kitaba uymak zaten Peygamber’e uymaktır. Bu da [Kitap = Peygamber] anlamına gelir.

 

Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm-hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” desin. O ancak şöyle der: “Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu Kitap’a dayanarak benliklerini Allah’a adamış kullar/Rabbaniler olun!” Ali İmran 3:79

 

A devleti B devletine elçi yollayıp “bize boyun eğin” dediğinde kimse bunu A devletine ayrı, elçisine ayrı boyun eğmek olarak anlamaz. Çünkü bu elçilik kavramına ters düşerdi. Elçi A devletinin buyruklarına kendi buyruklarını katmaz, katamaz. Katarsa bu devletine ihanet olur. Söz konusu olan Allah ve elçisi olunca, bir başka deyişle konu gündelik veya teknik bir konu değil de din olunca bu basit mantık her nasılsa şaşmaktadır.

 

Uyulması gereken yalnızca Allah’tır/Kuran’dır. Ulak (Muhammed/nebi) hayattayken ona uyulur çünkü 2:285, 7:157 ve daha bir çok ayete göre Ulak kendi keyfine değil, Allah’ın buyruklarına uyar. İnananlar Allah’ın buyruklarına göre hareket eden ve ulak olmayan öndere de uyarlar (4:59). Bu buyruğun “Allah + Peygamber sünneti + Politik önderin sünneti” anlamına gelmediği açıktır. Ayrıca bkz: 20:90

 

Bize resul, yani Kuran kalmıştır. Bizim kuşağımıza yollanan elçi Kuran’dır. Sünnet ve hadis hayattaki ancak bir nebinin hayattayken yaptığı kişisel uygulamaları olabilir. Bu uygulamaları sözde aktaran kaynakların hepsi de sorunludur (ayrıntı için; http://wp.me/p4AEve-M). Ama Kuran eksiksiz ve sorunsuzdur.

 

Ulak Kuran’a uymakla yükümlü idi. Ona herhangi bir ad altında herhangi bir şey ekleme ve ondan çıkarma yetkisi olmamıştı. Dikkatle okuyalım:

 

O halde, Allah’a kaçın/sığının! Ben size ondan gelmiş açıklayıcı bir uyarıcıyım.  Allah’ın yanına başka bir ilah koymayın. Ben size ondan gelmiş açıklayıcı bir uyarıcıyım. Zariyat 51:50-51

 

Elçi, Allah’a sığınma buyruğunun hemen ardından uyarıcı olduğunu söylüyor. Hemen ardından Allah’ın yanına başka bir ilah koymama uyarısı yapıyor. Ve hemen ardından uyarıcı olduğunu yineliyor. Kuşkusuz Kuran’da hiçbir cümle çifti rastlantı eseri yan yana gelmemiştir. Hiçbir yineleme öylesine yapılmamıştır.

 

Elçi kavramı yerine ulak kavramını koymaya çalışan onu ve Allah’ın yanında ikinci bir otorite olarak tanımlayan gelenekçi /mezhepçi /taklitçi /bağnaz öğreti Yahudilik ve Hristiyanlığa, Kuran’a olduğundan daha yakındır. Tevrat kendisinden başka kaynak olmadığını söylerken hahamlar Tevrat’ın yetmediğini söylemiş ve bunu Tevrat + Talmud olarak artırmışlardır. Aşağıdaki İncil alıntısında İsa’yı Muhammed’le, havari adlarını da “sahabe” adlarıyla değiştirdiğimizde gelenekçi öğretinin “Peygamber sünneti” dediği kavrama ve tasavvufun pek çok ilkesine uyduğunu görürüz:

 

“Yüreğiniz sıkılmasın. Tanrı'ya iman edin, bana da iman edin. Babam'ın evinde kalacak çok yer var. Öyle olmasa size söylerdim. Çünkü size yer hazırlamaya gidiyorum. Gider ve size yer hazırlarsam, siz de benim bulunduğum yerde olasınız diye yine gelip sizi yanıma alacağım. Benim gideceğim yerin yolunu biliyorsunuz.” Tomas, “Efendimiz, senin nereye gideceğini bilmiyoruz, yolu nasıl bilebiliriz?” dedi. İsa, “Yol, gerçek ve yaşam Ben'im” dedi. “Benim aracılığım olmadan Baba'ya kimse gelemez. Beni tanısaydınız, Babam'ı da tanırdınız. Artık O'nu tanıyorsunuz, O'nu gördünüz.” Filipus, “Efendimiz, bize Baba'yı göster, bu bize yeter” dedi. İsa, “Filipus” dedi, “Bunca zamandır sizinle birlikteyim. Beni daha tanımadın mı? Beni görmüş olan, Baba'yı görmüştür. Sen nasıl, ‘Bize Baba'yı göster’ diyorsun? Benim Baba'da, Baba'nın da bende olduğuna inanmıyor musun? Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum ama bende yaşayan Baba kendi işlerini yapıyor. Bana iman edin; ben Baba'dayım, Baba da bendedir. Hiç değilse bu işlerden dolayı iman edin. Size doğrusunu söyleyeyim, benim yaptığım işleri, bana iman eden de yapacak; hatta daha büyüklerini yapacaktır. Çünkü ben Baba'ya gidiyorum. Baba Oğul'da yüceltilsin diye, benim adımla dilediğiniz her şeyi yapacağım. Benim adımla benden ne dilerseniz yapacağım.” Yuhanna 14:1-14

 

Kuran’ın yanına başka otoriteler koyan gelenekçi okumadan kurtulmadıkça Kuran’ın öğretisine yaklaşmamız olanaklı olmayacak. Allah’ın dinini, yaşamın bütününü açıklayan bir anlam bütünü değil, yaşamın bir parçası, katlanılması gereken bir yük, hatta bir angarya olarak algılamayı sürdürmeye ve yaşamımızı çelişkiler ve çatışmalarla doldurmayı sürdürmek zorunda kalacağız. Bu kısır döngüyü kırmanın tek yolu yaşamına anlam, kendine değer veren herkesin Kuran’ı kendi çabasıyla anlamaya çalışması ve kendi anlayışını paylaşmaktan, tartışmaktan çekinmemesidir. Işık ancak onu çağırana, bedelini ödeyene gelir.

 

Bu yazı her türlü yorum ve tartışmaya açıktır.

Son değişiklik zaman:
Selim Çalışkan henüz özgeçmişini yazmamış
Yazarın son kayıtları

Yorumlar

  • Misafir
    cem Çarşamba, 01 Temmuz 2015

    budur.ama hiçbişekilde bunları anlatamıyorsun en yakının bile olsa okadar kapanmışlarki okadar sorgulanamazki . deli muamelesi bile gördüğüm oldu.çoğu zaman banane diyorum en yakınım bile olsa ben anladığımı kendim yaşayım bencil olayım diyorum onuda yapamıyorum .herkes bunları görebilsin istiyorum ortada büyük bir yanlışın yanılgının yalanın çarpıtmanın olduğunu görmelerini istiyorum .görememeleri zaten ayrı bir konu hele bu yakınımsa Allah biliyor ya soğuyorum bu kadar basit gerçekleri nasıl göremez diye.sanırım sabrederek anlatmaya çalışacağız .dua edeceğiz . Sadece Kuranı 1 kere açıp okusalar ama gerçekten kafayı boşaltıp hiç bir ön yargı olmadan çocukluğumuzdan beri bize anlaılan hikayelerden arınarak .. okadar net göreceklerki

  • Misafir
    Selim Çalışkan Pazar, 05 Temmuz 2015

    Cem Bey. Dogmaları ve boşinanışları yıkmak, yerinden sökmek veya gevşetmek için söz söyleyen herkes sanırım sizin duyduğunuz umutsuzluğu en başta duyuyor. Ben de hissettim, hala da hissediyorum. Ama bir bölümüyle tanık olduğum, bir bölümüyle de Kuran'ın bildirdiğini gördüğüm bir gerçek var. Biz akla, sağduyuya, vicdana, ahlaka çağrı yaptığımızda karşımızdakinin bizi haklı bulmasını ve bunu bize itiraf etmesini beklemeyelim. Sabırsızlığa kapılıp sözümüzü tartısından kaydırarak işi inceden laf sokmaya, aşağılamaya, rest çekmeye götürmeyelim. Bilelim ki sağduyulu ve soğukkanlı biçimde doğruları söylediğimizde tohum ekiyoruz. Pes ettiğimizde veya söz ölçüsünden çıkınca tohumu ekemiyoruz. Çok sıkışıyor, üzeri açık kalıyor, susuz kalıyor vb. Tanrı bize tohumu ekme görevini veriyor. Tohumun çimlenmesi zaman alacak. Ve çimleneceği zaman bizim denetimimizde olmayan sayısız koşulca, yani Tanrı'nın dileğiyle belirlenecek. Doğruları söyleyenlerin korkak ve yılgın olma hakları yok.

Yorum yazın

Misafir
Misafir Perşembe, 24 Ağustos 2017

Yorumlar ve oylamalar için Facebook hesabınız ile giriş yapabilirsiniz